Psikolog Meryem Dilara Sağlam
Kendinizi hayata karşı yalnızca bir seyirci gibi hissettiğiniz zamanlar oldu mu? Herkes için rengârenk görünen yaşamın size siyah beyaz göründüğü anlar yaşadınız mı?
Yaşanması gereken yerde yaşanamayan duygular, zamanla boşluk hissine dönüşebilir. Duyguların kabul edilmemesi, görülmemesi ya da karşılık bulmaması, kişiye onların önemsiz veya geçersiz olduğu mesajını verebilir. Bu yazıyı okuyan birçok kişi ebeveynleri tarafından sevildiğini biliyor olabilir; ancak bunu hissedenlerin sayısı çok daha azdır. Bilmek ve hissetmek bir bütün olmadığında etkisi azalır. İnsan, zaman zaman kendini tamamlanmamış hisseder. Hatta bazı kişiler bu boşluğu göğüs veya karın bölgesinde fiziksel olarak da deneyimleyebilir.
Kişi neyin eksik olduğunu tam olarak bilemez. Hayatında belirgin bir sorun yokmuş gibi görünür; her şey olması gerektiği gibi ilerliyordur. Buna rağmen içinde tarif etmekte zorlandığı bir boşluk hisseder. Çoğu zaman da bu his nedeniyle kendini suçlar. “Hayatım güzel, şükretmem gerekiyor, böyle hissetmemeliyim” diye düşünür.
Oysa çocukluğumuza dair hatırladıklarımız güzel olabilir; ancak yaşamımızı etkileyen şeyler yalnızca yaşadıklarımız değildir. Bazen yaşanmayanlar, gerçekleşmeyenler ve karşılanmayan ihtiyaçlar da en az yaşananlar kadar iz bırakır. Çünkü duygusal ihmal çoğu zaman çocuklukta eksik kalan deneyimlerden oluşur.
Dr. Jonice Webb’in “Çocuklukta İhmalin İzi: Boşluk Hissi” adlı kitabında yer alan vaka örnekleri, boşluk hissinin farklı biçimlerde ortaya çıkabileceğini göstermektedir. Çocukluk yıllarında fark edilmeyen, önemsenmeyen veya bastırılan duyguların yetişkinlikte bir duygu karmaşasına dönüşebildiğini görüyoruz. Çocukken duyguları tanımayı öğrenememek ya da bazı duyguların ifade edilmesine izin verilmemesi, kişinin yaşamı sanki siyah beyaz bir perdenin ardından izlemesine neden olabilir.
Neden Boşluk Hissederiz?
Boşluk hissi çoğu zaman bir kaybın ardından daha görünür hale gelir. Ölüm, ayrılık, taşınma, bir ilişkinin sona ermesi ya da hayatımızda önemli bir yer tutan herhangi bir şeyin kaybı bu hissi yoğunlaştırabilir. Belki de boşluk hissini en net fark ettiğimiz zamanlar bunlardır.
Yas tutulmayan kayıplar ise çoğu zaman tamamen kaybolmaz. Bastırılan acılar, beklenmedik anlarda farklı şekillerde yeniden ortaya çıkabilir.
Burada önemli olan nokta, boşluk hissinin nedenleri konusunda kendimizi ya da başkalarını suçlamamaktır. Çünkü çoğu zaman bu durum kötü niyetin değil, farkındalık eksikliğinin sonucudur.
Örneğin, sevdiği birini kaybetmiş bir yakınımızı üzülmesin diye teselli etmeye çalışabiliriz. Bu iyi niyetli bir davranıştır; ancak bazen her duygu gibi üzüntünün de yaşanmaya ihtiyaç duyduğunu gözden kaçırabiliriz.
İnsan doğası gereği acıdan kaçmak ister. Fakat kaçılan duygular yok olmaz; yalnızca biçim değiştirir. Bir gün farklı bir şekilde yeniden karşımıza çıkarlar. Bu nedenle zorlayıcı duygularla karşılaştığımızda onları yok etmeye çalışmak yerine anlamaya çalışmak daha iyileştirici olabilir.
Yere düşüp dizini yaralayan bir çocuğa “Bir şeyin yok, ağlama” denmesi ya da arkadaşlarının zorbalığından korktuğu için duygularını bastıran bir çocuğun yaşadıkları, zamanla “Acıya karşı duyarsız olmalıyım” düşüncesine dönüşebilir. Duyguların sürekli yok sayılması ise kişinin kendi iç dünyasını anlamasını zorlaştırır. Bir süre sonra anlam veremediği düşünceler ve duygular içinde kaybolabilir.
Çocukken duyguları kabul edilmeyen bireyler, yetişkinlik döneminde de çoğu zaman kendi duygularını görmezden gelmeye devam ederler. Ebeveynlerin sesleri zamanla iç sese dönüşür. Kişinin kendi düşüncesi sandığı bazı inançlar, aslında yıllar önce ona öğretilmiş kalıpların yansıması olabilir.
Bu noktada şu soruyu sormak önemlidir:
“Bu gerçekten benim düşüncem mi, yoksa bana öğretilen bir düşünceyi kendi düşüncem sanıyor olabilir miyim?”
Bu ayrımı fark etmek, kişinin özünü tanımasına ve duygularını yeniden keşfetmesine yardımcı olur.
Boşluk hissine eşlik eden önemli etkenlerden biri de yaşamda anlam ve amaç duygusunun zayıflamasıdır. İnsan, kendisini değerli hissettiren hedeflerden uzaklaştığında bir süre sonra hissizlik yaşayabilir. Bu hissizlik bazen öfkeye, umutsuzluğa veya çevreyi suçlamaya dönüşebilir. Kişi yapamadıklarına odaklanarak her şey için çok geç olduğunu düşünebilir ve hayatın içinde aktif bir özne olmak yerine yalnızca bir izleyici gibi hissedebilir.
Oysa her insanın kendisini aşan bir amacı, anlam yüklediği bir yönü olmalıdır. İnsan tamamladığı her işin ardından yeni bir adım atabilmenin heyecanını yaşayabildiğinde, yaşamla daha güçlü bir bağ kurar.
Boşluk hissi çoğu zaman bir eksiklik değil, duyulmayı bekleyen duyguların sessizliğidir. Kişi duygularını tanımaya, anlamlandırmaya ve onlara alan açmaya başladığında, siyah beyaz görünen yaşam yavaş yavaş yeniden renk kazanmaya başlar.